Perşembe, Eylül 18, 2008

he had it coming.



i loved alvin lipschitz
more than i can possibly say.
he was a real artistic guy...
sensitive... a painter.
but he was troubled.
he was always trying
to find himself.
he'd go out every night
looking for himself
and on the way
he found ruth,
gladys,
rosemary and irving.
i guess you can say we broke
up because or artistic differences.
he saw himself as alive
and i saw him dead!

youtube için, buradan.

Perşembe, Ağustos 21, 2008

bir sorum olacak.

hiçbir şey vardan yok olmaz, yoktan var olmaz ise, söyler misiniz bana, bunca sümük nereden geliyor?

Çarşamba, Ağustos 20, 2008

şimdi aşağı yukarı bütün blog sahipleri bloglarına kim nerden girmiş nerden çıkmış biliyor. evet, bunu takip edecek yazılımlar mevcut. yani ey bu satırların okuyanı, saat kaçta hangi i.p. numarasından girdiğini biliyorum.

bu atraksiyonun en eğlenceli özelliklerinden biri de, hangi arama sözcükleriyle buralara düşüldüğünün görülebilmesi. ayrıca bunların ifşa edilmesi de pek sık rastlanan bir blog geleneği. ne var ki benim sevgili blocuğuma (ay ne şeker!!) genelde en fazla "yapboz" ya da "yap boz" hadi o da olmadı diyelim "yap-boz" diye aratıp geliyordu insanlar. ama artık ben de bir blog yazısına konu olacak kadar malzeme sahibiyim. buyrunuz benimkiler:

kendini beğenmiş yazılar (eh işte, bazıları.)
kilo vermiyorum (ben de vermiyorum evet.)
şişman kadın amı (yuh.)
koç burcu kadını (bu benim.)
gerekli şeyler blospot (aradığı ben değildim korkarım.)
çıldıracak gibi olmak (bazen olur herkese. mesela bizim alt katta tadilat var. ama yani evde duvar kalmadı muhtemelen o derece. bir yandan da deli gibi iş yetiştirmem gerek. işte o zamanki ruh halimize çıldıracak gibi olmak diyoruz.)
duvarların dili istanbul (bu hakikaten beni arayan tek kişi olabilir. ama ondan bile emin değilim.)
israille aramızdaki saat farkı (bu noktada faydalı olabilmiş olduğum için gururluyum. saat farkı yok.)
ümit besen i love you (me too.)
indeed ne demek? (bu arkadaş aynı soruyla bir daha girerse diye söylüyorum: gerçekten demek.)
don't tell me ne demek (buna yanıt vermiyorum, zaten soru işareti de yok.)
pırasayı amına soktu (ben de bi google'lıycam sanırım bunu. merak ettim cidden ne çıkacak diye.)
you haha (you haha!)

Cumartesi, Ağustos 16, 2008

engin yaşam tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim: hayatta mutluluğun sırrı richard fish gibi biri olmakta gizli. insanın yegane motivasyonu "piles of money" olmalı. geri kalan her şey içinse, bygones.

Cuma, Ağustos 08, 2008

süper antropolojik gönderi.

hani bir çılgınlık eder vururum seni adlı eserde çılgınlık'ın ç'sini karadenizliler gibi telaffuz ediyor ya adanalı ümit abimiz, acaba diyorum, karadenizlilerin silaha olan tutkusuna inceden bir gönderme yapılıyor olabilir mi burada?

Cuma, Haziran 27, 2008

şimdi. bir şeyler olacak gibi. girişebilirsem eğer. fikirler üşüştü. bunun üzerine ben dün gece ne yaptım. evde yaşayan diğer iki kadının da çıkarına olan bir şey yaptım. ayakkabı dolabını indirdim. böylece çizmelerimiz en üstteki iki rafta kışı beklerken sandaletlerimiz göz hizasındaki raflarda dizi dizi dizilerek emrimizi bekler hale geldiler. then i made myself fall asleep while watching nip/tuck. nasıl olsa bugün evdeyim diye.

sonra bugün, babamın en son 19 ekim 2005 günü kullanılmış bilgisayarını indirdim odama. ve açtım. ve baktım. duygu çok iğrenç bir insan, gitsin artık bu evden, istemiyorum, filan yazmamış tabii ama bir sürü şey var okuyacak. ilham alacak. ama ben ne yaptım. bilgisayarı kapadım. fare düzgün çalışmıyor çünkü. zor oluyor dosyaları açması. sonra bakarım.

Cumartesi, Haziran 14, 2008

This is our "Music from A Bachelors Den" - the sound of loneliness turned up to ten. A horror soundtrack from a stagnant water-bed & it sounds just like this. This is the sound of someone losing the plot - making out that they're okay when they're not. You're gonna like it, but not a lot & the chorus goes like this: Oh Baby, here comes the fear again. The end is near again. A monkey's built a house on your back. You can't get anyone to come in the sack & here comes another panic attack. Oh here we go again. So now you know the words to our song, pretty soon you'll all be singing along. When you're sad, when you're lonely & it all turns out wrong. When you've got the fear. & when you're no longer searching for beauty or love - just some kind of life with the edges taken off. When you can't even define what it is that you are frightened of this song will be here. Oh Baby, here comes the fear again. The end is near again. If you ever get that chimp off your back. If you ever find the thing that you lack but you know you're only having a laugh & here we go again. Until the end.

Pazar, Mayıs 25, 2008

tell me what you don't like about yourself.

şimdi, öncelikle kollarımdan hiç memnun değilim doktor. beni olduğumdan şişman gösteriyor. göbekli bir insan olmaktan da bezdim. alnımın orta yerinde, kahkül kestirmeme engel olan ters dönmüş saç tutamından da şikayetçiyim. anneannem burnumu beğenmiyormuş. sol memem de azıcık yukarıya kaldırılabilir.

bir türlü çalışamayan bir insan olmaktan bıktım ayrıca. regresyon mudur nedir. bir yıldır ağlıyorum, aman da bıktım öğrenci olmaktan, bitsin artık, çok sıkıldım diye diye. tez yazmak yerine sosyal bilimler enstitüsüne dilekçe yazdım. ocak sonuna erteledim yine ne varsa.


ben bunları televizyonda izliyordum ara ara. ama fazla takip etmiyordum. meğer hala devam ediyormuş, beşinci sezon bitmiş en son. ben ilk sezonu yeni bitirdim. diğerleri de çorap söküğü gibi gelecek gibi görünüyor. ve sean mc namara, hastayım sana.

Pazar, Mayıs 18, 2008

youtube geri gelmediği sürece burada birtakım beyaz boşluklar olmaya devam edecek korkarım. tabii yurtdışı takipçilerimi ırgalamıyor bu durum. buradan öpüyorum onları da.

Pazar, Mayıs 11, 2008

tesadüfen erken yattığım bir gece keleğe uğrama ihtimalim her daim mevcut. ama kendi adıma hiçbir zaman kimseye kalkıp kek yapmamış olmakla övünebilirim. büyük konuşmak gibi olmasın ama, yapmam da. kimsenin kalbine midesinden gidemem. daha güzel yollar var.

Salı, Nisan 29, 2008

if i needed someone.



bana last.fm hatırlattı. ben de paylaşayım dedim. kısaca telefon numaranızı bırakın, biz sizi ararız diyor şarkıda. pek hoş.

Cumartesi, Nisan 26, 2008

aa bir de, polarcığıma katılıyorum. colin farrell'in penisi. ama bir zahmet arayın bulun. üç dakika bile sürmüyor.
doğru dürüst uyuyamayınca yemek düzenim de altüst oluyor. ama tabii midem bundan pek hoşnut olmuyor. mesela kocaman bir kase dondurma yiyip ardından uyuyakalınca, uyandığımda midemde oluşan his, rakı içtikten sonra uyuyakalmışım da, ondan sonra uyanmışım gibi oluyor. daha fenası artık, bu his, uyusam uyansam, gün ortasında ya da gece yarısında, sürekli benimle. ama bana rakı içtikten sonra midenizde böyle bir his oluşmadığını söylemeyin. lütfen.

virgüllerimden de anlayabileceğiniz üzere, evet, çeviri yapıyorum bu aralar.

Cuma, Şubat 15, 2008

yine her şeyi yapabileceğime dair bir his geldi üzerime. çok çalışabilirim, çok para kazanabilirim, çok alışveriş yapabilirim. new york'a bile gidebilirim.

beyin gücümle yeterince istersem adam green'i istanbul'a konsere getirebilirim. birer hamburger yiyebiliriz beraber.

yakında geçecektir. müsterih olunuz.

Cumartesi, Ocak 19, 2008

-ben çok yalnızım ya, niyeyse ki.
-artık,ben artık acı bile çekmiyorum yalnızlıktan dolayı. acı çeken yerlerim nasır tuttu kaan.
-nasıl yani?
-baya.
-biraz açar mısın?
-sanmıyorum. sanmıyorum.

nasırlarımla barışık olmak istemiyorum. nasırlarımı yumuşatıp yumuşatıp sonra aynı noktadan yara açanlarla da barışık olmak istemiyorum.

Cumartesi, Aralık 01, 2007

Cumartesi, Ekim 06, 2007

aydınlık bir cumartesi gününde, tüller çamaşır makinesinde yıkanırken (belki de aydınlık hissinin sebebi budur) ve kendini çalışmaya başlamaya ikna etmeye çabalarken, insanın kendisini morrissey'e vermesi pek hayra alamet olmasa gerektir. bu arada, morrissey'e "morisiii" demek yasaklanmalı. her zaman demokrat bir insan olmak zorunda değilim.

b vitamini istiyorum. b vitamini gelecek dertler bitecek zannediyorum.

otur adam sandler dinle mis gibi halbuki değil mi. işin gücün mü yok?

Perşembe, Eylül 20, 2007

bir bilgisayar programının kendine ait bir müzik zevki olabilir mi? iTunes isimli arkadaşı ne zaman shuffle konumuna getirsem ısrarla aynı parçaları çalıyor. hayır ben de seviyorum balkan müziklerini elbette, aksi takdirde mp3 arşivimde ne işi olurdu, ama programın bu davranışına akıl sır erdiremiyorum. zaman zaman patrick wolf ve boikot dinlemekten hoşlanıyor bir de.

şimdi izninizle, bir karaoke organizasyonunda söylemek istediğim şarkıların listesini yapacağım. buradan yetkililere duyurulur.

suede - can't get enough
velvet underground - walk on the wild side
adam green - hard to be a girl
lily allen - littlest things (hiçbir mesaj kaygısı yok, yalnızca "ay kant şeayk döös memoriiiz" demek istiyorum ingiliz ingiliz.)
green day - dominated love slave (hmm, bunu mümkünse daha samimi bir arkadaş grubu içerisinde söyleyeyim, aksi takdirde başım ciddi belaya girebilir.)
ümit besen - ıslak mendil (bunu yaptım daha önce, evet.)
fiona apple - paper bag
the ditty bops - angel with an attitude
the beatles - lucy in the sky with diamonds
pulp - live bed show
barry manilow - copacabana

şimdilik aklıma gelenler bunlar. zaten tüm bunları repertuarında bulunduran bir mekan bulmak da kolay olmayacaktır muhtemelen. sevgilerimle.

Cumartesi, Ağustos 04, 2007

duvarların dili.

Duvarların boş kalması memnuniyet verici bir durum değildir aslında. Evimiz duvarlarında posterler, fotoğraflar, tablolar asılı olduğu ölçüde kişiselleşir. Eve “yaşanmışlık” kazandırmanın bir yoludur bu.

Evin dışı için de aynı şey geçerli değil midir peki? Sokaklardaki duvarlar, boyalı ve tertemizken mi; yoksa afişler, resimler, karalamalar ve yazılarla donatılmışken mi daha fazla ipucu verirler bulundukları yerde sürmekte olan yaşam hakkında? İpucu vermenin ötesinde, güzel görünme, yaşama renk katma ihtimalleri yok mudur o yazılı çizili duvarların? İnsan neden duvara yazı yazar, başka birisi buna neden izin vermek istemez?

(...)

Küçük çocukların boya kalemlerini resim defteri yerine duvar üzerinde kullanmayı tercih etmeleri ve ailelerin buna verdikleri tepkiler benzetilebilir belki bu duruma. İzin vermek ya da vermemek gibi iki tercih söz konusudur: ya yaşadığınız evi çocuklarınızla paylaştığınızı sonuna kadar kabullenip onlara sonsuz ifade hakkı tanıyacaksınızdır, ya da evde kuralları birinin koyduğunu ve bu kurallara göre istedikleri her şeyi yapmalarının mümkün olmadığını onlara kabul ettireceksinizdir. Kabul ederlerse ederler, etmezlerse etmezler. Kabul etmiş gibi görünüp sizin fark etmediğiniz gizli saklı köşelerde işlerine devam ediyor olmaları ise kuvvetle muhtemeldir.

"gündelik hayat sosyolojisi" dersi için yazdığım graffiti yazısından alındı yukarıdaki satırlar. bir duyurum var. üniversiteyi bitirme projem için pendik'te çalışırken başladığım blog'umu, kapsamı daha geniş bir şey haline getirmeye karar verdim. elbette ki internet üzerindeki bir dolu emsalinden çok büyük bir farkı yok. ama işte benim gözümün gördükleri bunlar. şu anda yapım aşamasında. ama yine de, buyrunuz.