Pazar, Nisan 15, 2012

evet, ben de taşındım.

üstelik o herkesin çok merak ettiği adımı da gizlemiyorum. artık http://duygudolek.com/ adresindeyim. okuma listelerinize eklemekten, eşinizle dostunuzla paylaşmaktan çekinmeyiniz piliiz. burası da güzel bir hatıralar geçidi olarak dursun böyle.

Cumartesi, Ocak 07, 2012

az önce çeviriye ara verip bejeweled oynarken (ara>çeviri dememe gerek yoktur herhalde) birden büyük bir aydınlanma yaşadım. orta hazırlıktayken, ilkokulda ingilizce öğrenmiş ya da hazırlıkta sınıfta kalmış çocuklardan oluşan bir sınıftaydım. (bilin bakalım hangi gruba dahildim?) sene başında bu topluluğa hazırlığı atlayıp orta birden başlayabilmeleri için bir sınav yapılmıştı ve ben sınavı geçmiştim ama halihazırda bücürcecik bir şey olduğumdan kendimden bir yaş büyüklerle yapamayacağıma karar vermiştik ailecek. ama bu durumda da haliyle aşırı sıkıldığımdan ve zaten her bi haltı gayet iyi bildiğimden, ingilizce öğretmeni derslerde resim yapmama filan izin veriyordu. sınıf arkadaşlarımdan bu duruma içerleyenler oluyordu tabii. neyse, demem şu ki, bugün çektiğim bütün bu konsantrasyon sıkıntısının, bilgisayarda yüz sekmenin aynı anda açık durmasının, tek başıma sıkılmadan film izlemeyi bırak, on dakikadan uzun bir videoyu full-screen izleyemeyişimin filan temel nedeni işte bu. ayrıca erken edinilen başarının sonucu ne oluyor biliyor musunuz? sermayeden yemek ve önsezilerin insanı yarı yolda bıraktığı anda gümlemek.

böyle işte, şimdilik psikanaliz yaptırmaya gücüm (param) yetmediğinden, oyun oynarken, tuvalette ya da tam uykuya dalmak üzereyken aklıma gelenlerle yetineceğim. zaten çocuk yapmaya niyetlendiğimde, emzirmeyle ilgili kaygılarımı bir masaya yatırmam gerekecek. ya da onu da doktora tezimin konusu yapar, aradan çıkarırım. bilmiyorum şimdilik.

Pazar, Ekim 09, 2011

yeme içmeye birazcık meraklı biri olsam, sanırım daha az kilo sorunum olurdu. insan diyetteyken bile "şimdi şunu yedim, 45 dakika sonra biraz sunta yiycem, ondan sonra azıcık elma dişliycem," filan diye düşünüyor. ben bu sürekli yemek düşünme işinden biraz yoruluyorum. bilmiyorum, belki benim tembel yaradılışımdandır ama iki saatte hazırlanan bir öğünün on dakikada süpürülmesi bana haksızlık gibi geliyor. "gurmelik" ise apayrı bir mide bulantısı sebebi, "peynirler şöyle erimişti, kremalar böyle akıyordu," gibi cümleler gördüm mü üzerine kusasım var. dünyada bu kadar açlık varken muhabbetine girmiyorum ama o da var yani. bir diğer anlayamadığım şey de, günlük ihtiyacımız çok daha azken porsiyonların neden bu kadar büyüdüğü. neden doymuyoruz? fastfood denen şey işte benim gibi yemekle fazla oyalanmak istemeyen kişiler için icat edilmiş, fakat o da artık amacına hizmet etmenin çok dışında.
şöyle bir yuttuk mu vücudumuzun bütün ihtiyacını karşılayan haplar üretseler (ki bence ellerindeki teknoloji buna yetiyordur) yemin ederim haftasonu içmeleri gibi önemli okazyonlar dışında başka bir şey kullanmam.

Cuma, Ekim 07, 2011

yabancı kaynaklı sözcüklerin türkçe karşılıklarını bulma çabasını çoğu zaman zorlama buluyorum ama ara sıra güzel şeyler de çıkabiliyor. mesela, özdenetim. yani nasıl diyor sizler, otokontrol. hah işte, bundan lazım bize. yani itiraf edeyim, kendi hayatımda bir irade kraliçesi sayılmam, ara sıra "tamam lan, bundan sonra şeker yemiycem," filan gibi ani çıkışlar yapıp bir haftaya kalmadan boyumun ölçüsünü aldığım çok oluyor. çok şükür henüz sigarayı bırakmaya girişmiş değilim. neyse, demeye çalıştığım, keşke polise, üst kurullara, kötüye kullanım bildir butonlarına filan fazla bel bağlamadan, vicdan denen şeyin sesini duyabilsek. böylece her gün derisi yüzülmüş fokların, yoğun bakımdaki yenidoğanların, sırtından bıçaklanmış kadınların görüntülerine maruz kalmasak. kimsenin pics or it didn't happen'cı olduğunu sanmıyorum. dünya üzerinde böyle şeylerin olduğuna, resmini görmeden inanmayacak kadar iyi niyetli insanlar hala mevcut değildir herhalde, di mi?

bilmem anlatabildim mi ki?

Salı, Ekim 04, 2011

allah en büyük kadın düşmanı bence. ayda bir kere insanı kadın olmaktan soğutup bir de fitne sokuyor, iyi çalışıyor yani. bu kadar devasa bir düşmanımız varken ne yapsak boşuna. başım ağrıyor.

(bence allah'ın varlığını yokluğunu tartışmaya pek gerek yok. allah varsa da ben kendisini hiç sevmiyorum. bu kadar.)

Cuma, Eylül 30, 2011

oturma odasında sosis festivali devam etmekteyken, ben burda minik pembe bilgisayarımla takılıp tumblr bloglarını gezdim, kendiminkinin ayarlarlarıyla oynadım, sonra da bütün bunların doğal bir sonucu olarak tırnaklarımı maviye boyadım. (bu noktada ufak bir parantez açarak sheer dokudaki rujları ne kadar seviyorsam, benzer yapıdaki ojelerden o denli nefret ettiğimi belirtmeliyim.)

neyse. bu aralar hayat bana gayet güzel. yağmurmuş, sabah trafiğiymiş gibi dertlerim yok. insanın yatarak icra edebileceği bir mesleğinin olması gibisi yok zaten. (pun intended.) anneme sakın söylemeyin ama, üniversitelerde iş miş aramak gibi bir niyetim yok.

ha bir de, azmedip pilates'ti diyetti kasanlara bir diyeceğim yok da, kendiliğinden zayıf insanlara kılım arkadaşım. bahse girerim içerden benimle hemfikir beş kişi filan bulabilirim.

neyse ben gidiyorum. resistance mı ne oynayacakmışız.

Perşembe, Eylül 29, 2011

farkında mısınız?

tüm eski reklamcılar, hipster'lar filan işi gücü bırakıp kendilerini bebek doğurmaya, diy'a, şekilli kurabiyeler yapıp satmaya filan verdi. ben de mesela şunun gibi blog'ları takip ettikçe bir parça özenmiyor değilim, güzel bir yaşam tarzı valla. ama bu bebeler bir koşmaya, birbirlerinin saçlarını çekmeye başlasınlar da, hala bu kadar mutlu görünüyorlarsa ona göre vereceğim kararımı.

Cuma, Eylül 23, 2011

i've got my mojo back!

size düşen tek şey benim için sevinmek sevgili sevenlerim.
bu aralar hayatı hep bir bilgisayar oyunu gibi algılıyorum. achievement'lar kazanılıyor, badge'ler unlock ediliyor filan. yaklaşan main quest'i de başarıyla atlattık mı, bundan sonrası hep bonus stage bize. ay ay ay.
buralar kalp hep <3

(yaparsam en şahanesini de ben yaparım, just so you know!)

Salı, Temmuz 19, 2011

içimdeki kusma hissi bambaşka.

bugün post rekoru kırmak üzereyim farkındayım, fakat fena halde boş vaktim var ve bilgisayar başında oturmaktan başka seçeneğim yok. bu aralar seçeneklerim kısıtlı hep zaten. mesela devam edecek miyim? kurumsal hayatla ilgili öğrenmekte olduğum bir şey var ise, goygoydan kaçılamadığı. bundan keyif alamıyorsanız vay halinize. ha bir de herkes iyi polis. onlara kalsa bir sakıncası yok, ama işte... bir de bırak kavga etmeyi becermeyi, birine bir kez gıcık kaptınız mı yeniden yüzüne gülmeyi beceremeyenlerdenseniz pek şansınız yok gibi.
ama yani nasıl olacak bu işler hiç bilmiyorum. hem herkesin akarken kesesini doldurmaya baktığı dünyaya uyum sağlayamıyorum, hem de bir köye yerleşip kendi domatesimi salatalığımı yetiştirerek yaşama fikrine alışamıyorum. sanat sanat içindir fikri demode. internette gördüğünüz her şey yalan. kültür sanat gazeteciliği dediğimiz şey var ya, o da beleşçiliğin bir başka formu aslında.

en iyisi boncuktan kolye yapıp satmak.

rakenkok'tan neler öğrendim?

1. bazı kızlar çok güzel. bunu yeni öğrenmedim gerçi. ama kızlara bakmayı oğlanlara bakmaktan daha çok seviyorum. spektaküler açıdan.
2. zayıf olsam yeter aslında. yemek yemeyi bırakmalıyım.
3. daha fazla dövme yaptırmam gerek.
4. günde 28 bardak kola içmek iyi bir şey değil.
5. hayatta kalma becerilerim yerinde. zor şartlar altında gayet uyumlu bir insanım.
6. athena candır.
7. bilmediğim bir yığın travis şarkısı var.
8. hiçbir şeyiniz olmasa da bir 20 faktör güneş kreminiz olsun.
9. festivalde işlerin yolunda gitmesini sağlayan, sürekli kıçımızı toplayan dayılardır, başka biri değil.
bir konuda hiçbir şey bilmemek, o konuda yarım yamalak bir şeyler bilmekten iyidir sanırım. "mürekkep yalamışlık" nasıl bir beladır öyle. mesela faşistin mürekkep yalamışını gördün mü bucak bucak kaçacaksın. cahilinden fenadır o. çünkü cahil, nedenini niçinini fazla sorgulamadan, "keşke ölse hepsi" filan deyiverir ama duymazdan gelirsin gider. öbürü bir de belli bir temele oturtmaya çalışır barbarlığını. iyi de ama şöyle, hem bi kere, sonra da ben ırkçı oluyorum, faşist değilim ama, filan. ay neyse. zaten kürt sorunumuz yok, pkk sorunumuz var. zaten çerkezin de, lazın da sorunu var. ha ermeniymiş, yahudiymiş, rummuş filan bunlar umurumuzda bile değil. sorunları varsa gitsinler.

Çarşamba, Temmuz 13, 2011

ofiste klima var nasıl olsa. sabahın serinliğiynen çıkıp akşam serinliğiynen eve döndüm mü sorun yok. sonra da oturur bamyamı yerim. ekşili ekşili. mis.
o değil de buraya bir açık yüzme havuzu yapsalar süper yanılır lan. rüzgar da var, güneş baymaz. beyin yoğurt suyu ama neyse.

Salı, Mart 29, 2011

ha bir de, özellikle de metabolizmamın bu yeni düzene ayak uydurmaya çalıştığı bu günlerde, şikayetçi olduğum bir konu daha var: okul tuvaletleri. pisliği, kalabalıklığı filan değil sorun, kendi banyomun konforunu hiçbir yerde bulamasam da öyle dışarıdaki tuvaletleri kullanamayan biri değilimdir. hatta hijyenik eksikliklere bile bir yere kadar tolerans gösterebilir, gözlerimi kapar vazifemi yaparım. fakat arkadaşım, SOĞUK. biz bu işi yaparken her durumda kıçımız açıkta oluyor. biraz daha özen gösterilemez mi? mesela japonya'da sekiz farklı konumdan su fışkırtan, ısıtmalı, parfüm sıkmalı klozetler varmış. ah şimdi japonya dedim de bir fena oldum. of ya. neyse.

Pazartesi, Mart 28, 2011

başlayalı bir ay oldu olmadı, ama şimdiden ahkam kesmeler gırla.

şeyi merak ediyorum, bu "of çok sıkıcı bir hayatım var" hissi hep devam ediyor mu, yoksa bir süre sonra durumu kanıksayıp bu sıkıcılığı içselleştiriyor mu insan? peki mesela bende telefonları "efendim hocam" diye açıp, kişisel mesajlarımı "iyi çalışmalar" diye bitirecekmişim gibi bir his oluyor, o geçiyor mu?

görünüşe göre sözleşmem bitene kadar kendi kendine çalışabilen disiplinli bir çevirmene dönüşeceğim.

hep uykum var ama ya.
iyi çalışmalar.
bu sabahki gecikmemin sorumlusu bakanlar kurulu ve oldukça akıllı olsa da aklı türk zekasına yetişemeyen telefonumdur. yanı sıra sınav başı verdiğimiz kırkar teleler de yaz saati uygulamasının başlangıç gününe sınav koyan ösym planlama departmanının boğazına dizilsin diyorum. öte yandan zaten gecikmişken üzerime yayılan rahatlama hissinin hastasıyım. böyle de geniş bir insanımdır. it sucks to be my boss. bunu buraya mesai bitimine on dakika kala yazmam da apayrı bir başarı.
başka bir şeyler daha yazacaktım da otosansür uyguladım şimdi kendime.

Pazar, Şubat 27, 2011

babam yoksulluk yaşamış, ben yaşamadım. ilkokuldayken, babamın askeriyeden emekli olup sadece yazı yazarak para kazanmaya çalıştığı ilk yıllarda, annem de bir lisede rehber öğretmenlik yaparken birtakım zorluklar yaşamışız. bunların sözünün edildiğini, hatta zaman zaman yetişkinlerin muhabbetine dahil olma çabasıyla patavatsızlık ettiğimin farkına varmadan babamın kalbini kırdığımı, ve bu yüzden annemden azar işittiğimi hatırlıyorum. fakat gerçek anlamda fakirlik çekmediğimizden, aç ya da açıkta yaşamadığımızdan, o yaşta bir çocukken bu türden bir yokluk çok da ciddi bir yaralanmaya yol açmadı bende.

annemin çalıştığı vakfın ilkokulunda burslu olarak, zengin çocukları arasında okuyordum. sınıf arkadaşlarımın düğmelerine basınca farklı yerlerinden minik bölmeler açılan kalem kutuları, gameboy'ları ve yelelerini tara tara bitiremedikleri pony'leri vardı, benim yoktu. gerçi daha sonraları fark ettim ki, parasızlık çeken, bunu bir sorun eden ve parasızlığı dillerinden düşürmeyen birçokları, dönemin revaçta nesnelerini -oyuncak olsun, cep telefonu olsun- bulup buluşturup edinmek konusunda bir sıkıntı yaşamıyorlar. yani benim anladığım, parasızlıktan ziyade ailemin çocuk yetiştirme konusunda takındığı tavırdan ileri geliyordu bu nesnelerden mahrum kalışım. mesela lambada eteğim ya da ispanyol paçalı taytım da olmadı hiç, şimdi düşününce iyi ki de olmamış diyorum. ama şöyle bir şey hatırlıyorum, bir barbi evimin olmasını çok istiyordum. nihayet hadi gidelim de alalım bari dediklerinde, hakikaten çok pahalı olduğunu görmüştük. onun yerine kesemize uygun bir oturma odası takımına fit olmuş, öyle büyük bir burukluk filan da yaşamamıştım. hatta daha sonra annemle beraber o zamanlar yayınlanan "kendin yap" dergilerinden birinde gördüğümüz mukavvadan kitaplığı yapıp takımı biraz daha geliştirmiştik. o zamanlar ev düzmeye böylesi merak duyduğum halde bugünlerde bu taraklarda pek bezimin olmaması da ilginç bir durum tabii.

ilerleyen yıllarda annem kendi şirketini kurdu, babam da televizyona yazdığı senaryolardan iyi para kazanmaya başladı. gerçi yine de kendisinden belli bir şey satın almak için para istediğimizde, sanırım biraz da mühendis olmaktan kaynaklanan bir tavırla, "yapayım ben sana ondan," derdi. kimi zaman ciddi ciddi, kimi zaman şakayla. ortaokulda ödev olarak kurduğum elektrik devresini tamamen evdeki malzemelerden hazırlamıştım mesela.

ama işte, söylemeye çalıştığım asıl şey şu: genel olarak rahat bir hayat yaşadım. evden uzaklaşmamı gerektirecek bir huzursuzluk da söz konusu değildi ve bu yüzden sırf para kazanmak için yorucu ve benim için bir anlam ifade etmeyen işlerde çalışmak durumunda kalmadım. bu gurur duyulması gereken bir şey olmayabilir, durumun beni biraz geride bıraktığı ve olgunlaşmamı geciktirdiği, bunun da ailenin işine geldiği söylenebilir. açıkçası benim bundan pek bir şikayetim yoktu, ama ailenin sabır sınırları bir yere kadar. hoş, bunlardan bahsederken boş oturduğum da anlaşılmasın. fakat bugün hatırı sayılır miktarda basılı esere sahip olsam da, pek bir öz disipline sahip olmadığımdan ve şu anki çalışma düzenim pek de fazla para kazandırmadığından, birçoklarının gözüne işsiz olarak göründüğümü biliyor, bunu da çok yadırgamıyorum. netice itibariyle 29 yaşımda, hayatımın ilk maaşlı ve mesaili işine başlamak üzereyim. annemin ve başkalarının nasihat ettiği üzere başkalarıyla çalışmamın ve kabuğumu kırmamın gerekliliğini hala tam olarak kabul edebilmiş değilim. fakat deneyelim bakalım. belki de çok hoşuma gider. olmazsa da beceremediğimi ve bu hayat tarzının bana uygun olmadığını görmüş oluruz hep beraber. sizi bilmem ama hırssızlığımı kaybetmek, benim en büyük korkularımdan biridir.

Cuma, Şubat 25, 2011

bekletirken şundan ikram edeyim size:

bir önceki post'umu yazmamdan iki gün sonra, 2007 yılında buraya yerleştirdiğim bir hazavuzu eserinin twitter ve facebook'ta paylaşılması neticesinde benim mütevazi blog'um ziyaretçi akınına uğramakta. dur bari, biraz bir şeyler yazayım da gelenler bir şeyler görsün hiç olmazsa, misafire ayıp olmasın.

Salı, Şubat 22, 2011

az önce fark ettim ki erişim yasaklarından yırtmak için kullandığımız oynak dns ayarları yüzünden, bir gün burdur'dan, bir gün kocaeli'nden giriyorum internete. orda burda gezinip izimi belli etmemek için işime gelse de, sitemeter filan gibi uygulamaları önemli ölçüde işlevsiz kılıyor bu durum. yani kendi stalker'ımı stalk edemeyeceksem nerede bu işin eğlencesi? her neyse, eğer burayı günde sekiz kere ziyaret etmek gibi bir zevkiniz var ise, bunu gönül rahatlığıyla yapabilirsiniz yani, anlaşılmaz merak etmeyin.

Cumartesi, Şubat 19, 2011

going going gone.

carrie gibi havaya bakıp, iç geçirip, "it's the end of an era," diyebilirim. derim. dedim ulan. yorgan gidecek, kavga bitecek mi, hep beraber göreceğiz ilerleyen günlerde.



and the question is, was i more alive
then than i am now?
i happily have to disagree;
i laugh more often now, i cry more often now,
i am more me.

Perşembe, Haziran 10, 2010

karanlık, artık hurda bir eşyadır ve en güzel yerinde durur evin.

Perşembe, Şubat 25, 2010

böyle sabaha kadar uyumayıp, gündüz vakti birkaç saat uyuyup güne devam edince, sonra arkadaşları eve rakı içmeye gelince filan, hangi gün içinde olduğu bilincini yitiyor insan. ama güzel, uykusuzluk kafasını seviyorum ben zaten. koskocaman bir evde iki kişi yaşamanın verdiği rahatlığı da seviyorum.

bir de isminiz anlamı çok net, cümle içinde kullanılabilecek bir sözcükse eğer, o zaman şarkı dinlerken algıda seçicilik yaşamak kaçınılmaz oluyor. hihih.

bir de yeni türkü'nün hastasıyım yahu.